Klasik bir sınav haftasıydı. Herkes çalışmakla uğraşıyor, bir şekilde kendilerini sıyırmak istiyorlardı. Ali ve Beren de bu öğrencilerdendi. “Sadece üçgenlerle her şeyi yapabiliriz biliyor musun? Acayip etkileyici değil mi sence de?” Dedi Ali arkadaşı Beren’e. Beren güldü, “Yok be sayın bay becerikli. Asıl ne zaman etkilenirim bir şeylerden biliyor musun? Sayısal lotoyu kazanıp buralardan çekip gittiğimde. O zaman ver elini Avrupa, Asya, Rusya… Neresi olursa! O zaman etkilenirim bir şeylerden.”
Ali arkadaşına alay edermiş gibi bakışlar attı. “Ne var be?” dedi Beren, “Bir şeylerin hayalini kurabiliyor olmak da etkileyici. Bana ne üçgenlerden allasen.” Ali kalemini bıraktı ve oturduğu yerde kıpırdandı. “Haklısın da çok uçuk hayaller değil mi bunlar?” dedi Beren’e. “Niye uçuk olsun?” Beren hızlıca cevap verdi.
“Bir kere imkan yok.” Dedi Ali, ardından tek tek saymaya başladı, “Para yok, tanıdık yok, aracı yok, belgeleri kabul ettiremezsin bir kere ondan bahsetmiyorum bile! Sonra…. Ne yok başka? Hah, pasaport yok!”
“Buluruz arkadaşım. Birileriyle tanışırız, çalışırız, kazanırız, alırız ve gideriz! Ta-daa, problem çözüldü.” Beren gülümsedi fakat Ali aynı fikirde değildi, “Daha yolumuzu bilmiyoruz, dersine çalış.”
Ardından birkaç saat daha ders çalıştılar. Beren notlarına çalışmaya devam ederken Ali biraz ara verdi. Etrafına baktı, insanlar hep bir koşuşturmaca içindeydi. ‘Allah aşkına, nereye yetişmeye çalışıyor bu kadar insan?’ diye düşündü. Sonra tekrardan baktı, herkes yaşıtı gibi görünüyordu. En fazla 25 bilemedin 26 yaşında kocaman ama küçücük insanlar daha ne olduğunu kavrayamadıkları hayatın içinde neye ulaşacaklarını bilmeden koşuşturuyorlardı. Ali derin bir nefes aldı, içinin karardığını hissetti. Hayat koşuşturmacasına bu denli stres dahil miydi?
Beren, Ali’nin rahatsızlığını fark etmiş olacak ki notlarını bırakıp arkadaşına döndü, “Hayırdır?”
Ali masadaki kahvesinden bir yudum aldı, “Bir şeylerden vazgeçip yeniden başlamak için ya da sadece uzanıp dinlenmek için çok yaşlıyız ama bu kadar sıkıntı ve stres içinde hayatı kaçıramayacak kadar da genciz. O kadar saçma bir durum içindeyiz ki, bana sorsalardı şahsen bunu seçmezdim.”
Beren güldü, “Doğru diyorsun. Bazen anne babalarımızı düşünüyorum da, nasıl her şeyin üstesinden gelmişler? Herkesin bir acelesi var, herkes bir şeye koşuyor. Hayır yani, ne ara büyüdük biz? Şahsen, ben nasıl büyükmüş, olgunmuş gibi davranılır bilmiyorum. Yani en fazla bu gördüğün kadar oluyor.” Beren gülerek konuşmuş, alaycı tonu arkadaşı Ali’yi de güldürmüştü. “Ben de hayret ediyorum ebeveynlerime. Yani onlar mı çok güçlüydü yoksa ben mi çok zayıfım, anlayamıyorum. Büyük insanlarla nasıl konuşulur onun hakkında dahi herhangi bir fikrim yok!” İkisi gülmeye devam ettiler. “İyi güldük Aliş.”
“İyi güldürdü gerçekler harbiden. Güldürdü de bazen nefes aldırmıyor. Yirmi iki yaşıma geldim hala neden acele ettiğimizi bilmiyorum.”
“Aslında benim bir fikrim var gibi.” Beren düşünceli bir şekilde Ali’ye baktı ve devam etti, “Bence biz ne zaman ‘yeterli olunur’ onu bilmiyoruz.”
Ali düşündü, “Bunu hayatımızın herhangi bir yerinde tam olarak öğrenebilir miyiz ki?” diye sordu Beren’e. Beren omuzlarını silkti, “Bilmem,” dedi, “ben yirmi birinci yaşıma yeni girdim ve söyleyebileceğim tek şey, akıl yaşıma erdiğimden beri ne zaman durulur, ne zaman yeterli olunur bilmiyorum.”
Beren defterine bir şeyler karalamaya devam etti, “Sanmıyorum Beren ya, bence çok düşünüyoruz.”
Oturdukları kafeye yeni insanlar geldi, bir sürü yeni ses yükselirken Beren arkadaşına çok bilmişçesine konuşmaya başladı, “İşte, yirmilerin bir diğer problemi! Düşünmeyeceksin arkadaşım. Çok düşününce elinin körünü görüyor insan. Mesela düşünmek yerine git örgü ör, resim yap, yeni bir dil öğren, kendi müziğini yap, ne bileyim bir sürü şey yapılabilir bence. Zaten yirmi birinci yüzyılın ünlü filozoflara ihtiyacı yok, eksik kalsak bir sıkıntı yaratmaz.”
Ali başını salladı, “Konuşmadan nasıl dursun insan? İmkansız.”
“Devirde zaten konuşan konuşana. Rastgele bir şey hakkında bir fikrimiz olmasa da olur. Ne gerek var her şeye yorum yapmaya? Koşmaya da gerek yok bence. Gerektiği kadar çabala, gerisini boş ver gitsin. Ne yaşlanırız ne genç kalırız böylece, nasıl fikir?”
Ali güldü, “Sıkışıp kalmış gibi hissediyorum ben bazen. Sonra balkona çıkıp etrafıma bakıyorum ve diyorum ki daha ne gördün, ne yaşadın da böyle büyük büyük dedeler gibi hissediyorsun?”
“Evet!” dedi Beren, “Bir tek o da değil, ne görmedik ki yine de ardından koşuyoruz?” Sonrasında başka bir düşüncesini ortaya attı. “Bildiğimiz şeylerden korkuyoruz. Aslında heyecanına kapılsak bir şeyleri halledebiliriz gibi.”
“Heyecana kapılırsan bu sefer yirmi iki yaşında mucit mucit hareketler yapıyor derler.”
“Desinler, ne dediklerini düşünerek mi yaşayacağız?” Beren, sözünü kesen Ali’ye cevap verdi. “Yok şu ne der yok bu ne düşünür… Hayat kaçıyor hayat!”
“Aman Beren, duygusal karmaşaya soktun beni. Hak veriyorum ama beni düşündürüyor bu hayalperestliğin. Sen de bazen sadece insanları dinlemek için kurulmuş bir robot gibi hissetmiyor musun?”
“Ne robotu, ben direkt raf gibi hissediyorum. Böyle insanlar geliyorlar, hikayelerini yerleştiriyorlar ve sonra onu orada bırakıp hayatlarına dönüyorlar. Çevremdeki herkesin hikayesi var bende ama bir Allahın kulu da gelip benim hikayemi sormuyor.”
“İşte diğer bir sorun arkadaşım! Buna çözümün nedir?” Ali meraklı gözlerle Beren’e baktı. Beren düşündü, düşündü ve cevabını verdi, “Dinlemeyeceğiz, duymayacağız ve böylece ağırlaşmayacağız! Bizi dinlemeyenle konuşmayacağız, çok dinleyeni de yormayacağız. Bu kadar.”
“Filozof lazım değil diyorsun ama sen kendin filozofa dönüşmüşsün.”
“Bu kadar yüzeysel düşüncelerle filozof olunmaz,” dedi Beren, “Yarın biyoloji sınavım var, hadi çalışmaya devam.”
Kafedeki insanlar işlerine devam etti, birileri gitti, birileri geldi hatta bir kedi masanın üzerine çıkıp bir bardağı bile devirdi. Bütün bunlar olurken Ali kitabına bakıp düşünmekle meşguldü. Kendini arkadaşı Beren ile kıyasladığı zaman daha karamsar buluyordu. Aynı düşündükleri noktalar vardı elbet, fakat Ali’ye göre Beren çok toz pembe bakıyordu her şeye.
Bir kere hayat şartları bize her şeyi sunmaz, tepkilerimizi bile kişisine göre verdiğimiz bir hayattan bahsediyoruz sonuçta. Reflekslerimiz bile birilerine göre şekilleniyor bazen. Sonra, birilerinin gönlünü hoş tutmak gerekir ki sen bir yerlere gelebilesin ya da bir yerde kalabilesin. En basitinden, bir arkadaşın vardır, onu mutlu edersin ve onun arkadaşı kalmaya devam edersin. Hayatta her şey almak ve vermek dengesi üzerine kurulu gibi duruyor.
Ali düşünceleri yüzünden önündeki paragrafı belki yirmi defa okumuştu. Şimdi de Beren’in biraz önce dediğini düşündü. Toz pembe bir şekilde hayata yaklaşmak neden bu kadar zor geliyordu kendisine? Ali kendini anlamakta güçlük çekiyordu, hangimiz çekmiyoruz ki? Bir kalıba girmek, kendimizi tamamen tanımak ya da anlamak zorunda mıyız? Bir şeylere ayak uydurmak bir şart mıdır? Neden gerçekleri yok saymak zor? Hayalperest olmayı istedi Ali. Ne olurdu Beren’in dediği gibi düşünmeyi durdursaydı ve sadece yaşasaydı? Hiçbir şey!
‘Yaşa o zaman.’ diye düşündü kendi kendine. ‘Ne gerek var bu kadar gürültüye. Tıka kulaklarını, sevdiğin şeyleri yap, acelen yok, yetmek zorunda değilsin, kaybetmek dünyanın sonu değil ki daha neyi kazanacağını bilmiyorsun. Boş ver, yaşa sadece.’
“Beren, bi’ baksana.” dedi Ali, “Kalk biraz gezelim, havamız değişsin. Söz, sonra yine ders çalışmak için bir yere otururuz.”
Beren bitmek üzere olan kahvesinden bir yudum daha aldı, “Ne oldu birden? Nereye gideceğiz ki?”
“Bilmiyorum.” Dedi Ali. Arkadaşının sorusuna cevap verdi, “Kalk hadi, düşünme çok. Buluruz yolumuzu.”
