Bavula gençliğimizi mi koyuyoruz, hayallerimizi mi, giysilerimizi mi?
İşte her güz dönemi yaşanan o hüzünlü olay… Memleketi bırakıp hayallerin için gittiğin o yabancı şehir.
Alışamıyorsun tabii başlarda. Havası, suyu, toprağı bile yabancı geliyor. Ben Denizli’den Trabzon’a gelmiş biri olarak bunu net söyleyebilirim.
Çünkü her evden ayrılış, biraz komedi biraz dram. Uçakla mı otobüsle mi gidiyorsun fark etmez; aynı şeyleri yaşıyorsun.
Bavula sığamamak, ağırlığın fazla gelmesi, koltukta rahat edememek, şehre indiğinde yalnız oluşun… Navigasyonla yurt arayışın, her gün selamlaştığın esnaftan tanımadığın yabancılara yol sorman bile bu hikâyenin parçası.
İlk geldiğinde ağlıyorsun; annenin yemeklerini, babanın haber izleyişini bile özleyebiliyor insan. Ama zamanla geçiyor.
Benim bir sözüm var: “Zamana bırakırsak turşu oluruz” derim hep. Belki de turşu sevenler için bırakmak gerekiyordur…
Zamanla alışık olduğun hayat geride kalıyor. Yeni bir kimlik, yeni bir şehir kazanırken kalbinin köşesinde hep memleketten bir parça taşıyorsun.
Kültür şoku da etkili elbet. Egeli olarak zeytinyağlı sofralardan Karadeniz’in hamsili, karalahanalı mutfağına geçiş beni uzun süre aç bırakmıştı. Bu yüzden kalbim hep Ege’de kaldı.
Ama zamanla… Bu şehrin denizi, yağmuru, ortamı, insanı seni sarmalıyor. Ve bir noktada fark ediyorsun:
Kalbin ve aklın bir bumerang gibi iki şehir arasında gidip geliyor.
