1. Merhaba, öncelikle bölüm gazetemiz Lits&Bits ile röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz! Bize kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Ben teşekkür ederim. İsmim Elif SARI GENÇ. Portland Eyalet Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyorum. Karşılaştırmalı siyaset, seçimler, seçim sistemleri, siyasal temsil alanında dersler veriyorum. Kendi araştırmalarım da temsilde adalet ve cinsiyet eşitliğine odaklanıyor. Öncelikli araştırma konularım kadın liderliği ve temsili. Bu sıralar kitap projem için araştırma yapmak üzere Türkiye’de bulunuyorum.
2. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin toplumda nasıl etkileri oldu? Bu kararın toplumsal ve hukuki sonuçları nelerdir?
İnfial yarattı diyebilirim. Çünkü kadına karşı şiddet, pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de çok ciddi bir sorun. Özellikle aile içi şiddet mağduru kadınlara çok önemli güvenceler sağlayan, faillere caydırıcı cezalar verilmesini hedefleyen böylesine önemli bir anlaşmadan çekilmenin makul bir açıklaması yok.
İstanbul Sözleşmesi, erkek şiddetine karşı sadece kadınları korumayı amaçlayan bir anlaşma değil; aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayarak şiddeti önlemeyi, bunu uzun soluklu fakat köklü bir toplumsal dönüşümle başarmayı hedefleyen bir anlaşmadır. Aile içinde kadınların haklarını korumayı amaçlayan, onları erkek şiddetine maruz kalmadan önce önleyici mekanizmalarla koruyan bu tür düzenlemeler sadece ataerkil toplumsal yapıdan bireysel ve siyasi hayatlarında nemalanan kesimlerin lehinedir. Söz konusu çekilme kararının, toplumsal ve hukuki sonuçları maalesef daha çok kadın cinayeti, daha çok cezasızlık, daha çok adaletsizlik şeklinde yansıma buldu. Fakat kadınlar bu güvensizlik duygusunu dayanışma ağlarıyla aşmaya çalışıyor. Hep birlikte, “Asla yalnız yürümeyeceksin,” diyerek birbirimize destek olmaya, yalnız olmadığımızı hatırlatmaya çalışıyoruz. Korkuya yenilmeden sokakta, işte, evde varlığımızı sürdürmeye devam ediyoruz.
3. Anıtsayaç, 2008’de öldürülen 68 kadını gösterirken, 2025’in sadece ilk üç ayında 94 kadının öldürüldüğünü görüyoruz. Sizce Türkiye’de kadın cinayetlerinin ve kadına yönelik şiddetin artmasında en büyük etkenler neler? Devletin ve toplumun bu konuda üzerine düşen sorumlulukları yeterince yerine getirdiğini düşünüyor musunuz?
Caydırıcı cezaların olmaması en önemli etken. Vakalara baktığımızda açıkça görüyoruz ki kadınlar en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülüyor: eşler, eski eşler, erkek arkadaşlar, eski erkek arkadaşlar, babalar, erkek kardeşler… “Üç ay yatar, iyi halden çıkarım,” diye düşünüyor erkekler. Namus bahane ediliyor, erkek adalet sistemine hoş görünecek ne varsa argüman olarak kullanılıyor yargılamalarda. Kadına zarar vermeyi düşünen erkek de örneklere bakıp “Bana bir şey olmaz nasılsa,” diyor. Caydırıcı cezalar verilse, oturup kadınları öldürmeyi planlayan kişiler: “Benim de hayatım kararacak” diye düşünür. Ama biliyor ki onun hayatı kararmayacak, eşi dostu ona katil demeyecek, “Namusunu temizledi,” diyecek. Özetle, kadınları öldürenler ne adalet sisteminden ne de toplumdan çekiniyor. İstanbul Sözleşmesi devlete, failleri cezalandırma yükümlülüğü veriyordu. Kadınlar olarak İstanbul Sözleşmesi’nde ısrar etmemizin en önemli nedenlerinden biri de bu.
4. Türkiye’de mevcut yasal çerçeve kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini önlemede yeterli mi? Hukukun uygulanmasında hangi eksiklikler öne çıkıyor?
Hayır. Yeterli olsa kadın cinayetleri bu denli artmazdı. Bir kere mesele sadece yasal çerçeveden ibaret değil. Yasaların koyduğu kurallar, şiddetle mücadele sürecine dahil olan çeşitli kurumların ihmalleri sonucu ihlal ediliyor. Şiddeti önlemek; kolluk kuvvetleri, savcılık, mahkemeler, kadın sığınakları ve diğer sosyal hizmet mekanizmaları, barolar ve hastanelerin koordineli hareket ettiği bütüncül bir yaklaşımla mümkün. Fakat bu gibi kurumlarda türlü ihlaller söz konusu oluyor. Örneğin polis merkezinde gerekli tutanaklar tutulmuyor, kadınlara koruma tedbirlerini içeren yasal düzenlemeler anlatılmıyor. İstanbul Sözleşmesi, kadınlar şikayetlerini geri çekse dahi şiddet suçu karşısında faillere gerekli cezaları vermeyi öngörüyordu. Çünkü biliyoruz ki kadınlar şikayetlerinden vazgeçmeye zorlanıyor. Bu, “aile kurumunu koruma” adı altında daha karakollarda şikayetlerle ilgili gerekli işlemlerin yapılmamasıyla başlayabiliyor. Yasal çerçevede var olan ve kolluk amirleri tarafından alınabilecek olan koruyucu tedbirlerin zaman zaman göz ardı edildiğini görüyoruz. Mesela, koruma altındaki kadınların adreslerinin gizlenmesi gerekiyor fakat mahkeme yazışmalarında bu gibi hayati önlemler göz ardı ediliyor. Yani yasal düzenleme yapmak yetmiyor. Yasaların uygulanmasının yaptırımla garanti altına alınması gerekiyor. Bunun için ilgili kurumlar arasında koordinasyon sağlanmalı. Şiddet mağduru kadınlarla çalışan kamu personelinin yasal çerçeveyi biliyor olması ve gerekli eğitimden geçmiş olması gerekiyor. Yasaları uygulamazsa cezai yaptırıma tabi olacağını bilmesi gerekiyor.
5. Kadın hakları konusunda Türkiye’de son yıllarda yaşanan değişimleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Sadece gerileme mi var yoksa bazı alanlarda ilerleme kaydedildiğini söyleyebilir miyiz?
Kadın haklarının güvence altında olmasını, insan haklarının güvence altında olmasından bağımsız düşünemeyiz. Hakların güvence altında olması ancak demokratik kurumların varlığı ve işlevselliği ile mümkün olabilir. Demokrasi, kadın hakları ve özgürlükleri için olmazsa olmaz koşullardan biridir. Bir diğeri ise adalet. Eşitliğin ve adaletin olmadığı bir kurumsal düzende toplumsal cinsiyet eşitliği ve adaletinden bahsedemeyiz. Bu gibi sistemler, kadın hakları açısından ölümcüldür. Demokrasi kadınların çıkarınadır. Her kesimden, her inançtan kadının demokratik kurumları korumak ve savunmak için birleşmesiyle mücadele etmesi gerekiyor.
İlerleme gördüğüm tek alan kadın mücadelesi. Kadınlar, özellikle genç kadınlar, geçmişe göre çok daha bilinçli ve cinsiyet eşitsizliğine karşı örgütlü bir mücadele içinde. Bu mücadele daha geniş bir tabana yayılıyor gibi. Kesişimsel feminizm bize kadınların deneyimlerinin, kadın kimlikleriyle sahip oldukları diğer kimliklerin etkileşimi sonucunda şekillendiğini öğretiyor. Etnik kimliğimiz, sınıfımız, yaşımız, engelli olup olmamamız gibi birçok faktör, patriarkayı ve tahakkümü nasıl deneyimlediğimizde belirleyici rol oynuyor. Farklı olmayan şey ise patriyarkal sistemde öyle ya da böyle tahakkümle karşı karşıya olmamız ve erkek egemen sisteme karşı birlikte mücadele etmek zorunda oluşumuz. Türkiye tarihindeki feminist akımlara bakarsak günümüz feminist hareketi çok daha renkli ve kapsayıcı. Bunu çok önemli bir ilerleme olarak görüyorum.
6. Kadınların maruz kaldığı psikolojik şiddet, çoğu zaman fiziksel şiddet kadar görünür değil. Türkiye’de psikolojik şiddetin tespit edilmesi ve önlenmesi konusunda hangi adımlar atılmalı?
Psikolojik şiddet, diğer şiddet türlerine göre çok daha sinsi ve senin de söylediğin gibi çoğu zaman mağdur tarafından bile adı konamıyor. Bence psikolojik şiddet de dahil olmak üzere tüm şiddet türlerine karşı öncelikli mücadele alanı, kadın haklarının, özgürlüklerinin ve güvenliklerinin kurumsal güvence altına alınmasıdır. Bunun kadar önemli olan bir diğer mücadele alanı ise kadınları güçlendirmek. Kadınları, çocukluktan itibaren kendine yetebilen, sınırlarını korumasını bilen özgür bireyler olarak yetiştirmek gerekiyor. Kadına karşı şiddetin hiçbir koşulda kabul edilemez olduğu, herkes tarafından benimsenen toplumsal bir ahlaki norm haline gelmeli.
Ebeveynler, kız çocuklarına çok daha korumacı davranıyorlar. Kadına karşı şiddetin bu kadar yaygın olduğu bir ortamda kaygılanmamak elde değil. Fakat maalesef korumak adına kız çocuklarını sürekli kontrol ve denetime tabi tuttuğumuzda, onlara korunmaya muhtaç oldukları mesajını da veriyoruz. Bu ataerkil sosyal inşayı onlara aşılayarak yeniden üretiyoruz, onları özel alana sıkışmış, erkeğe bağımlı bireyler olarak yetiştiriyoruz. Bu durum erkeklere psikolojik bir üstünlük sağlıyor. Kadınlar ekonomik olarak özgür olsalar bile bu psikolojik bariyerleri yıkamıyorlar. Bence kadınları, psikolojik dahil olmak üzere her türlü erkek şiddetine açık hale getiriyor bu yapı. Oysa genç/yaşlı fark etmeksizin kadınları korumak, ancak evin dışındaki dünyayı tüm kadınlar için güvenli ve cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir yere dönüştürmekle mümkün olabilir. Kadınların toplumsal hayatın her alanında var olmasıyla, ev içi emeğin, çocuk ve yaşlı bakımının paylaşılmasının istisna değil norm olmasıyla mümkün olabilir. Kadına karşı şiddetle mücadele, topyekûn bir toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinden ayrı düşünülemez.
7. Türkiye’de büyük kitleler feminizmin sosyal eşitliği savunduğundan bihaber; kadınların erkeklerden daha üstün olduğunu savunduğunu düşünüyor. Sizce Türkiye’de feminizm neden yanlış anlaşılıyor? Yanlış mı anlatılıyor?
Anlaşılmak istenmediği için. Yanlış anlatılıyorsa da bunu feministler değil, feminizme karşı olanlar yapıyordur. Feminizm der ki: “Kadınlar ve erkekler eşit yaşasın”. Erkek egemen toplumsal yapı yıkılsın; yerine kadınların toplumsal hayatın her alanına eşit olarak katıldığı, toplumsal cinsiyet rollerinin eşit ve adil olduğu yeni bir düzen kuralım. Değiştirmek istediğimiz bu düzen erkeklerin lehine, o yüzden de direniyorlar. Siyasette egemenler, liderlik rollerinde egemenler, çoğunlukla her alanda kararları onlar veriyor ve bunu yaparken de doğal olarak kendi çıkarlarını gözetiyorlar. Eşit iş yapmamıza rağmen biz kadınlardan daha çok kazanıyorlar. Baba oluyorlar ama eşleri evde çocuk bakmak için toplantıları kaçırırken onların kariyerleri bundan hiç etkilenmiyor. Hatta hâlihazırda erkek olan patronlar, onları “Artık aile babası oldu,” diye terfi ettiriyor. Kadınları ise “Anne oldu, aklı evde kalır,” deyip işten çıkarmaya çalışıyorlar. Özetle, anlamadıklarından değil.
8. Medyanın kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet konularındaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Kurbanlar yerine faillerin fotoğraflarının sansürlenmesinin altında bir kötü niyet aramalı mıyız?
Tabii ki. Medyanın toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üretmedeki rolünü, kullandığı eril dili yadsıyamayız. Ana akım medya, patriyarkal düzenin bir parçasıdır. Bence bunun ardında, medyada karar verici konumda yeterince kadın olmamasının da rolü var. Bu sadece ülkemize özgü bir durum değil. Temsilde cinsiyet eşitliği ve kadınların karar alma süreçlerine eşit şekilde dahil olması, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için çok önemli. Neden diyecek olursanız, işte bu yüzden. Bir kurumda karar alıcılar arasında kadınlar yoksa, kadınların deneyimleri, hassasiyetleri ve sesleri kararlardan dışlanmış demektir. Çoğu zaman bu kararlar cinsiyet bakımından nötr gibi görülür dışarıdan bakınca, ancak kimse bir kadına dönüp: “Sen ne düşünüyorsun bu haber hakkında, bunu nasıl yayına girelim?” diye sormamıştır. Çünkü o karar alınırken odada zaten bir kadın yoktur ve kadının sesi sürece dahil edilmemiştir. Bu demek oluyor ki, siz toplumun yarısının bakış açısını görmezden gelmişsiniz. Bu, devlet kurumlarından özel sektöre kadar, karar alma faaliyetinin gerçekleştiği en küçük birimde bile böyledir. Temsilde cinsiyet eşitliğinin olmadığı bir karar mekanizmasından kadın dostu kararlar çıkmaz. Bugün medyada çok sayıda kadın var belki ama tarihsel olarak erkeklerin domine ettiği sektörlerdeki pratikleri dönüştürmek, patriyarkal düzeni dönüştürmek kadar zor ve uzun soluklu bir çaba gerektiriyor.
9. Kadınların çalışma hayatındaki hakları ve maruz kaldıkları ayrımcılık konusuna nasıl bakıyorsunuz? Türkiye’de kadın istihdamını artırmak ve iş yerinde cinsiyet eşitliğini sağlamak için hangi adımlar atılmalı?
Uluslararası örneklere baktığımızda görüyoruz ki kadın istihdamının önündeki en önemli engel çocuk bakımı. Her şeyden önce çocuk bakımına dair konulara devletin sosyal politikalarla el atması gerekiyor. Ama bunu sadece kreşleri bedava yapmak olarak düşünmemek lazım. Çünkü kreş imkânı olduğunda bile işverenler çocuk bakımını kadının görevi olarak görüyor ve “Onu işe alsam doğum iznine çıkacak” diyor. Bu noktada, erkekleri de sosyal politikalar yoluyla çocuk bakımına dahil etmek gerekiyor. İzlanda örneği bu anlamda çok ufuk açıcı ve umut vericidir: İzlanda, erkeklere de babalık izni veriyor ve bu izin kullanılmazsa yanıyor. Yani uygulamada bir teşvik de var. Araştırmalar bu politikanın hem erkeklerin çocuk bakımına katkısını artırdığını hem de işverenlerin kadınlara işe alımda yaptığı ayrımcılığı azalttığını gösteriyor. Çünkü işveren artık biliyor ki kadını da erkeği de işe alsa, ikisi de doğum iznine çıkacak. Bu çok önemli ve güzel bir örnek. Öte yandan ücret eşitliği meselesinin çözümü ancak şeffaflıkla mümkün. Eşit emeğe eşit ücret ödendiğini bilmenin ve ödenmiyorsa da bunu talep etmenin tek yolu şeffaflıktır. Bir de tabii, eğer bir ülkede toplumun geneli “işler kıt olduğunda mevcut iş, önce erkeğin hakkıdır” diye düşünüyorsa, bu gibi geleneksel cinsiyet rollerini dönüştürmek gerekiyor.
10. Türkiye’de kadınların hukuki hakları konusunda yeterli bilinç var mı? Kadınların kendi haklarını savunabilmeleri için hangi farkındalık çalışmaları yapılmalı?
Maalesef yok. Ancak, bu konuda faaliyet gösteren çeşitli sivil toplum kuruluşları var. Sanıyorum, kamu spotları gibi çeşitli araçlarla zaman zaman devlet kurumları tarafından bilgilendirmeler de yapılıyor. Dayanışma ağlarının güçlendirilmesi ve örgütlü mücadelenin yaygınlaştırılması gerekiyor. İzolasyon ve çaresiz hissetmek kadınların en büyük düşmanı, o yüzden: “Asla yalnız yürümeyeceksin” diyoruz.
11. Son olarak, siz erkek olsaydınız tüm bu cevaplarınız değişir miydi?
Öncelikle erkek olduğumu hayal bile edemiyorum. Kadın olmayı çok seviyorum. Asla erkek olmak istemezdim. Kadın olmak tabii ki beni ben yapan en önemli kimlik. Dünya görüşümü, mücadelelerimi, kariyerimi, yaşam biçimimi, dahası her şeyi şekillendiriyor bu kimlik. O yüzden bunun dışında düşünmek benim için çok zor. Fakat sosyal adalet duygusu gelişmiş bir insanım ben. Sanıyorum erkek de olsaydım cinsiyet eşitliğini ve adaleti savunacak kadar adil biri olurdum. Feminist bir eşim var ve birbirimize çok benziyoruz. O erkek olarak feminist olduysa, sanırım ben de öyle olurdum.
