Edebiyat derslerinde sık sık yazarların hayatından, dönemlerinden ve yazım tarzlarından bahsederiz. Peki, bir hikâye yalnızca yazarı mı anlatır, yoksa yazıldığı yer de bir şeyler söyler mi? Hikâyeler nerede geçiyor; bu yerler anlatıyı nasıl etkiliyor? Bu küçük merakla başladığım okumalarda fark ettim ki coğrafya, yani bir hikâyenin geçtiği yer, aslında o hikâyenin gizli kahramanı gibi.
Mesela Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna romanını düşünelim. Berlin sokakları, Maria Puder ile Raif Efendi’nin hikâyesine uzak ama büyüleyici bir arka plan sağlıyor. Soğuk ve yabancı bir şehir, Raif Efendi’nin içe dönüklüğüyle adeta örtüşüyor. Aynı şekilde İçimizdeki Şeytan’da İstanbul’un kalabalığı ve karmaşası, karakterlerin içsel çatışmalarıyla paralel ilerliyor.
Daha sonra İngiliz edebiyatından örnekleri düşündüm. Jane Austen’ın Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur) romanında İngiliz taşrası çok belirgin bir şekilde hissedilir. Köy evleri, malikâneler, balolar… Hepsi dönemin sosyal yapısını ve ilişkilerin doğasını yansıtır. O hikâyenin o coğrafyada geçmesi tesadüf değildir. Başka bir ülkede, başka bir ortamda bu kadar ince sınıf farkları ve görgü kuralları bu şekilde işlenemezdi.
Bunları fark ettikçe coğrafyanın sadece bir “yer” değil; anlatının havasını, duygusunu, hatta temposunu etkileyen bir unsur olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Kimi şehirler hikâyelere yalnızlık katar, kimi köyler ise sıcaklık ve samimiyet. Bazen de soğuk bir iklim, karakterlerin iç dünyasının aynası olur.
Sonuç olarak, artık bir romanı okurken mekâna daha fazla dikkat ediyorum. Çünkü bazı hikâyeler sadece insanlar tarafından değil; sokaklar, evler, yollar ve dağlar tarafından da yazılıyor.
References:
